DENEYİMLER

Bir bilişimcinin gözünden sevgi ve dayanışma…

Evet ben bir bilgisayar yazılımcısıyım, bilgisayar  mühendisi de diyebilirsiniz. Siz beni bilmiyorsunuz. Ben de sizi bilmiyorum.Bilmeniz gerekenleri aşağıda size anlatmaya çalışacağım.Umarım bu konuda başarılı olabilirim.

Ben geçenlerde farkettim bu mesleği gerçekten seviyorum. Sevmek kelimesi aslında yetersiz. Siz buna aşkta diyebilirsiniz. Çünkü bu meslek sizi zorlayan, kafanızı çalıştırmanız için sizi teşfik eden, sizi zekileştiren, bir parçanız olmayı isteyen bir meslek. Ben bu mesleği böyle tarif ediyorum.

İşte bir işi sevmek bütün bu tanımlamalara uymakla, ortadan bütün engelleri kaldırmakla olur. Bana bu konuda inanabilirsiniz. Sanırım yazımın içinde daha detay bilgileri kısaca vermeliyim size. İngilizce de bir deyim vardır. “Ditch the pleasantries and get straight to it”. Türkçe uyarlarsak “kısa kes aydın havası olsun” diye çevirilebilecek bir deyimdir bu.

Kısaca demek istediğim olduğunuz şeyi ve yaptığınız şeyi sever ve gönülden bağlanırsanız . samanlık seyran oluyor. Sevmek bu işi yapmamı ve benden yardım isteyen başkalarına yardım etmemi sağlıyor. Çok yalın bir gerçek bu.

solidaridad-manos

Bir örnek vereyim :Girdiğim bir IRC serveri var. İnsanlarla eş zamanlı  konuşabiliyorsun. Bu insan dünyanın her hangi bir yerinden olabilir. Bu insanlar senin gibi yazılım yapan insanlardır. Ve onlara yardım ediyorum  bazen. Yani sadece kendim yazılım yazmakla uğraşmıyorum. Bir de yardım ediyorum. Tabii orada geçen bütün konuşmalar ingilizce. Geçen bir bakmışım 8 tane kelime öğrenmişim bir kaç saate. Ve takıldılar aklıma.  Farklı işlerde eş zamanlı gelişmeler var yani.Ve dün farkettim insanlara yardım etmek o kadar hoşuma gidiyor ki.

Geçen sefer ki olay; adamın biri bir yazılım diline başlayacak. Kaynak sordu. Ve ona kaynakları verdim. Sonra başka sohbetler de geçti aramızda o dille ilgili. Adam aldığı bilgiden gayet tatminkar oldu ve teşekkür etti. Düşünsenize dünyanın başka bir yerindeki insandan teşekkür  alıyorsun.

Peki bana yardım eden insanlar yok mu? Var. İngiltere’den, Hollanda’dan, Kanada’dan, Amerika’dan daha bir çok yerden. Benim ülkemde ise ne yapıldığı bellidir. Şimdi bu hususları paylaşmak uygun değil tabiki. Ama bu ülke, şu ülke gavur diye laf atacağına o insanların tutumlarını bir görmelisin.

Ben yazılımcılık yardımını dünyadan alıyorum. Dil yardımını da dünyadan alıyorum.

Mesela bir olay daha; orada #english diye bir kanal var. Şu cümle doğru mu diye soruyorsun. Ve dünyanın bir yerindeki biri doğru ya da şöyle daha iyi olur diye yardım ediyor. Oraya bakıyorsun öyle buraya bakıyorsun böyle…

Öğrenmenin sonu yoktur. Mesleğine kucak açmanında sonu yoktur.Buna inanın.

Bunu size yazan kişi hayatının başından beri yoğun bir görme kaybıyla yaşıyor. Ve siz ne yapıyorsanuz onu yapıyor.Günün sonunda gözleri ağrıyor. Sabah uyanınca gözleri yorgunluktan ağrımaya devam ediyor, kimi zamansa çapaklanıyor. Ama kendini toparlayıp, bilgisayarını açıyor ve yoluna devam ediyor.

O zaman görmemiz gereken şeyler nelerdir;. Bir kere küresel bazda düşünmeyi bilmemiz gerekir. Size bahsettiğim IRC’de Afrika’dan insan  da var. Norveç’den insan da. Ve bunlar birbirlerine saygılı ve bir paylaşım içinde. Bunun sebebi tabi ki insani vasıfları içinde barındırmak. Ama asıl olan sahip oldukları mesleğin getirdiği saygılı duruş.

Bu saygı mesleğimize karşı duymamız gereken sevgi ve insanların eksikleri yüzünden aklımızda oluşan ön yargılarımızdan kurtulmakla oluyor . İşte bunu yapabildiğimizde çok daha barış içinde ve DAYANIŞMAYLA yaşayacağız.


 Bilişimde Dijital Pranga Dönemi

Bilişim çalışanları gerek Biçda’ya e-mail atarak, gerekse Biçda web sayfası iletişim kısmına yazarak işyerlerindeki sıkıntılardan bahsediyorlar. Böyle bir sıkıntısını paylaşan bir arkadaşımızla yaptığımız röportaja bültenimizde yer vermek istedik. Arkadaşımızın isteği üzerine şirketin adını açıklamıyoruz.

Biçda: Neden Biçda’ya işyerindeki sorunlarını yazma ihtiyacı hissettin?

Şikayetçi İşçi: Biçda’ya okuduğum bir işyeri deneyimi yazısından sonra dahil oldum. Bilişim çalışanlarının da içinde bulunduğu işçi sınıfının tecrübe ve deneyimlerini, sınıfın henüz bu tür tecrübe ve deneyimlerle karşılaşmamış olan kesimlerine aktarımının,  sınıfı tecrit edilmiş halinden kurtaracağını düşünüyorum. Ayrıca Biçda gibi hiyerarşisi olmayan bir yapı içerisinde bilişim çalışanlarının daha kolay organize olabileceğini, güncel sorunlara  daha hızlı tepki verebileceğini düşünüyorum.

Biçda: İş yerinde seni rahatsız eden durumlar nelerdir?

Ş.İ.: İşyerinde, çalışanlar üzerindeki baskı inanılmaz. Çalışanlar dakika dakika, hatta saniye saniye izleniyor. İlk olarak personel takip sisteminden bahsetmek istiyorum. Şirketin ofis kısmının kapısına parmak izi tanıma cihazları yerleştirilmiş. Biz buna “parmak” diyoruz. “Parmak” sizin işyerindeyken nerede bulunduğunuzu sürekli takip ediyor. Tuvalete, mutfağa ve sigaraya gidişinizin, buralarda ne kadar süre kaldığınızın  kayıtları tutuluyor.

Biçda: Mesai saatleriniz nedir? 

Ş.İ.: Gün içerisinde 8 saat ofiste durmanız gerekiyor, eksik sürelerin mesai ile tamamlanması gerekiyor. Parmağa göre tuvalete, mutfağa ve sigaraya gittiğin saatleri akşam mesaiye kalarak telafi etmen gerekiyor. O gün için 8 saati tamamlayamazsan maaşından düşülüyor. Zaten bunların hesabını bile yapamıyorum, iş yoğunluğu yüzünden; belirlenen “deadline”a projeyi yetiştirme baskısı nedeniyle sürekli fazla mesai yapıyorum.

Biçda: Deadline’lar (proje bitim zamanları) nasıl belirleniyor?

Ş.İ.: İş yerinde iş takip sistemi programları kullanıyoruz. Takip, uygulama geliştirirken de devam ediyor. Kullanılan iş takip sisteminin adı JIRA. Yapacağımız işler madde madde “tasklar” şeklinde ve bu taskların süreleri  proje yöneticisi tarafından bize danışılarak belirleniyor. Proje yöneticisi “Uygulama geliştirici! Sana şu işi gönderiyorum bir analiz et” diyor,  biz analiz ediyoruz. Mesela; “1,5 saatte bu task biter” diyoruz.  Herkes analiz sonucunda işlere göre sürelerini bildiriyor, yönetici buradan projenin ne zaman biteceğini hesaplayıp bizlere bildiriyor. Aynı zamanda müşteriye de bildirildiği söyleniyor, onlara kaç saat olarak bildirildiğinden bizim haberimiz yok tabii. Böylece projenin deadline’ı çıkıyor.


Biçda: Analiz süreleriniz doğru çıkıyor mu?

Ş.İ.: Adım adım analiz istiyorlar, ben bu şekilde analiz edilerek tam zamanı kestirilen bir iş görmedim. Genellikle zaman ya uzar ya da erken biter. Ubuntuda bir eklenti var “time tracker” adında. Bu eklenti zaman sayıyor. Uygulama geliştiricisinin tasklara başlamadan önce bu eklentiyi açıp, taskın ismini girerek kronometreyi çalıştırması gerekiyor. Eklentide girdiğim taskın kronometrisi başladıktan sonra ben bu işi yapmaya başlıyorum. Diyelim ki 1,5 saat verdiğim iş daha erken mesela 40 dakikada bitti, bunun sebebi soruluyor. “Kalan saatlerde ne yaptın?” diye soruluyor.

Biçda: 1,5 saatte bitmediği zaman ne oluyor?

Ş.İ.: O zaman gelsin mesailer, akşamdan sabahlara kadar durun, hafta sonunu işte geçirin, yeterki belirlenen deadlineda iş bitirilsin. Geliştirici ve proje yöneticisinin arasındaki diyalog da işin yapılmasını etkiliyor. Anlayışlı bir proje yöneticin varsa; “bu işte takılıyorum bunu arkaya alalım, önce şunları yapayım” diye teklif götürebiliyorsun. Aslında proje yöneticileri de bizim gibi işçiler, şirkette herhangi bir payları, herhangi bir çıkarları yok.

Biçda: İşe başladığında şirketin çalışma şartlarını biliyor muydun?

Ş.İ.: Ben bu işe başvurduğumda nasıl bir işyeri olduğuna dair yeterli bir açıklama alamadan işe başladım. İşe başladığım ilk hafta “hiç birşey yapılmayacak eğitim verilecek” denildi. Eğitim de teknik bir eğitim değil, “iş süreçleri eğitimi” adı altında bir eğitim. Aslında “bundan sonra ne ile karşılaşacağınızı bilin” eğitimi de diyebiliriz.

Çalıştığım işyerinde iş süreci üç aşamalı bir yapıda. Başka bir şirkete iş yapıyorsunuz. Bu şirketin uygulamasında müşteri gece 3’te bir hata (bug) buldu, bunu size bildirdiği zamanın bir önemi yok. Müşteri, ilk olarak müşteri ilişkileri yöneticisini arıyor. Müşteri ilişkileri yöneticisi 1 saat içinde bu sorunu çözemezse ürün geliştirme yöneticisini arıyor, aynı şekilde o da 1 saat içinde sorunu çözemezse uygulama geliştiricisini arıyor. Uygulama geliştirici artık o sorunu saat kaç olursa olsun, ona bildirildiği saatten itibaren çözmek durumunda. Evde çözemiyorsa saat kaç olursa olsun işe gelmek zorunda.

Biçda: Çalışanların bu çalışma şartlarına bakışları nasıl? Tepkiler oluyor mu?

Ş.İ.: Ben, kendime tamamen yabancılaştım. Time tracker’a baktığım her an “ben napıyorum? nasıl bir yerdeyim?” diye soruyorum kendime. İnsanların moralleri bozuk, sağlıkları da tehlikede, gözaltları çökmüş, uykusuz bir şekilde çalışıyorlar.

Çalışanlar iş yoğunluğundan kafalarını kaldıramadıkları için bu so-runları tartışacak zamanları yok. Yeni mezun ya da fazla tecrübeli olmayan çalışanların bu uygulamayı tartışacak eğilimleri de olmuyor. Şirkette çalışan sirkülasyonu çok fazla, gelen giden çok kişi oluyor. Yeni mezun bilişimcileri almak isteği içindeler. Her çarşamba günü iş görüşmeleri yapılıyor. İş görüşmesinde iş süreçleri anlatılmıyor. İşe başlayan kişi nasıl bir ortamla karşılaşacağını bilmiyor.

Biçda: Neden yeni mezun tercih ediyorlar?

Ş.İ.: Bence“yeni mezun” demek kolaylıkla yönlendirilebilecek çalışan demek, kariyer yalanları ile kandırılabilecek demek. Çalışanlar tecrübesiz olduklarında, patronun reflekslerine karşı savunmasız oluyorlar. Paylaşılan, tartışılan iş deneyimlerinin; çalışanları, tecrit edildikleri köşelerinden çıkaracağını ve çalışanların yalnız olmadıklarını hissederek sorunlarına karşı diğer işçilerle dayanaşacaklarını düşünüyorum.

Biçda: Deneyimlerinizi paylaşarak bilişim çalışanlarına verdiğiniz destek için teşekkür ediyoruz.


Almanya’da Kiralık İşçi Olmak

“Selam Almanya’ dan,

Kiralik işçilik hakkinda deneyimimi yazayım dedim .Yazıyorum inanın hepsi gerçek. Yaşim 44, Mart’ta 8 Mart Kadınlar gününde nasip olursa 45 yaşıma gircem ve haziranda tam 40 senelik Almancıyım. 5 yaşımda Edirne’mden koparılıp 40 sene Almanyada gecen yıllarımdan azıcık yazayım.

Burda okudum burda büyüdüm ama Kapikuleye geldim mi vatanım bu diyom her defasında. Rabbimden tek duam bana verdiği emanet canı Almanyada değil Kapıkuleye ayak bastığımda almayı nasip etsin. Hiç olmasa son nefesimi orda 40 yıl evvelsi terkettiğim ve yılda bir kere nasip olupta geldiğim o topraklarda alsın.

Fazla kafa ütülemeden geleyim asıl meseleye… Kiralik işçilik yada taşeron işçilik denen yeni modern köleliğe. Almanya 2003 senesinde o zamanın Sosyal Demokrat Partisi Başbakanı ve sözde yeşiller Hippi partisi Agenda 2010 denen maddeyi cikardi. Maksat işsizliği önlemek ve işsizlere iş bulmak. Ben normal işçi olarak 2001 senesinde 15 € Fabrikada Brüt saat ücreti kazanıyordum. 2009′ da Almanyada ekonomik krizden malesef işsiz kalınca bana teklif edilen saat ücreti 7€ idi. Evet 7€. Oda 2003 senesinde kurulan kiralık firmaların sayesinde. Çünkü asgari saat ücreti 2009 senesinde Sosyal demokrat partisi kiralık işçilere o kadar yapmıştı. Hemide kanuni.

Yani Sosyal demokrat parti kendi işçisini sömürmeye itti. Bütün fabrikalar hepsi kiralık işçi alıyodu. Düşünki senin elinde bir kaç bin € oldu mu kiralik işyeri açıp insan kiralayabiliyodun. Birden mantar gibi çoğaldılar ve yıllar geçtikçe malesef kiralık işçilikten başka iş kalmadı.

Kiralık işçiliğin Alman fabrikalara getirisi çok iyi. Hem ucuz insan hem iyi calişmadığın an hemen eve yollanıp yenisini alabiliyosun kiralık firmalardan. Kiralık firmalar ile fakirlik felaket derecede başladı hemide hızla. Gözünü kapayıp açana kadar yoksul oluyosun.

Şu an benim devletin fakirler için yani sosyal denilen evin kirası 899€. Bana teklif edilen kiralık işçi olarak saat ücreti ise 8,8€ brüt. Ortalama iş saati 160 saat Almanyada. Brüt yapar 1408€. Hakiki işçi olarak çalışsan ortalama 13€ brütten yapar 2080€ 🙂

Hesap ortada. Hani diyorlar Almanyada çocuk parası yardımı var, kira yardımı var. İnan hepsi senin aç karnını doyuracağın kadar. Türkiyedekiler hep Almanyadan hayal eder. Alamancı diye gel bide gör ne alamancıyız. Dikkat ederseniz Türkiyeden gelen çoğu gurbetçinin arabası dökülüyo. Lüx araç ile gelenler ya Leasing ya gizli işler yapıyo yada şanı yaver gitmiş iyi işte kalmış yıllarca.

Ben bu bozuk düzene karşı Almanya Cumhurbaşkanına yazdım. Dedim ki sayın cumhurbaşkanı piyasada kiralık işçilikten başka iş yok sen bu devletin en başındasın. Kiralık işçi demek geleceği olmayan her an kapı dışarı edilecek işçi demek. Hemide yarı maaşa izinde 24 gün normal işçi 30 gün yılbaşı parası izin parası var diye parası hepsi az. Bana cevap geldi sana yardım edecez sayın cumhurbaşkanının ricası ile diye. Mektubu yollaya yollaya işsizlik merkezine yollamasınlar mı? Onlarda gel 15 ay meslek yap kirli işçi çamaşır yıkama ve kahve otomatik doldurma kursu diye 🙂 İnanin hepsi gercek. Ulan dedim zamanın cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yazsam belki o bile daha iyi iş bulurdu bana dedim 🙂 Hani böyle meslekte yok inanın. Kurs sonunda alacağım maaşda 1500€ brüttü hani sosyal işsizlik yardımından daha az.

Başbakana yazdım meclis başkanına Almanya insan hakları komisyonuna Almanya vekillerine işçi bakanına aile bakanına. Cevap geldi ama hepsi politik cevap. Biliyoruz tamam ok.

Gazetelere yazdım Alman gazetelerine. Bir kaç gazeteci irtibata geçti haber yapmak istedi ama sonunda fos çıktı. Yazmıyolar yazdırmıyolar. Şu an 30% kiralık işçi ve işsiz var onların haberini yapmak istemiyolar. 70% te normal işçi onların durumu iyi onlarında umrunda değiliz taki onlar düşene kadar. Hani nerde bu millet nerde bu devlet o zaman? 🙂

Twitterda neler yazdım başka twitter adı ile Almanca ama nafile. Medya 3 maymun. İnanın milletin hali çok perişan. Bi araştırın gerçekten yalan mı yazıyom doğru mu diye anlarsınız. Şu an Almanya iş piyasası sırf kiralık. Hani ister mesleğin olsun ister olmasın. Nerdeyse her meslekten kiralık işverenler açıldı. Yazdıklarım azdır ama yanlış değildir. He sendika dersen hepsi satılık 🙂

3 ay evvelsi kiralık işçi olarak başladım bir işyerine. Baktımki bizim kiralık işçiler normal işçi 500 mal atıyosa günde onlar 800 atıyo. Her iş bölümünde kiralık işçi var çoğuda tabiki Türk. Adamlar öyle bir sayı yapıyorki aklınız şaşar. Aradan 3 hafta geçti biraz tanışınca kimilerine dedim hemşerim niye bu kadar mal yapıyonuz siz ne yapmak istiyorsunuz? Yazık değil mi bizede ordaki sağlam işçilerede diye. Çünkü onların yıllarca kurulu düzenini alt üst ediyolar. Mal mal suratıma baktılar 🙂 Bugün usta başı geldi. Usta başıda arkadaşım bir Türk. Dedi gözüm sen böyle demişsin niye fazla yapıyonuz diye. Onlarda gitmiş seni en üst kademedeki müdüre şikayet etmişler bizi niye hizlı çalışıyon diye 🙂

Hani bilişim çalışanları. Bizim insanlar kendi kuyusunu kendi kazıyo. İşçi işçinin kuyusunu kazdığı müddetçe yukardaki zenginler her zaman rahat eder. Ben umudumu kestim artık iyi hayat yaşamaktan. Umudumu kestim iyi insanlarla tanışmaktan. İnsanlara iyiliğine söylüyosun ezdirme kendini kullandırma kendini diye. Ama sonunda bu adam bana yavaş calış dedi diye şikayet ediyolar. Halbuki onları ben ezmiyom onları ezen onları kullanan sistem. Ha ne devrimciyim ne sağcıyım ne solcu ne fethullahçı yada herhani bir düşünceden. Sadece insanım. İnsan gibi yaşamak isteyen insan. Allahtan 2 oğlum üniversiteye gidiyo, bilişim uzmanı olcaklar inşallah küçük olanda 8 sınıf. Hani benim gibi eşek olmasınlarda tek umudum bu. Almanın eşeği olmamak.”


Bir Şirketin Taşeronlaşma Süreci

Merhabalar,

Yaklaşık 2 yıl önce çalıştığım şirket tarafından taşeronlaştırılma olayı ile karşılaştım. Ben ve bir grup arkadaşım buna karşı çıktık ve hukuka başvurduk. Şu an iş mahkemesince haklı bulunduk ve temyiz sürecini bekliyoruz. Yaşadıklarımıza kısaca değinmek ve örnek olması için başkaları ile paylaşmak adına aşağıdakileri yazıyorum.

Ülkenin ilk 100’e giren bir şirketinde Bilgi İşlem bölümünde çalışıyorduk. Yüze yakın kadrolu çalışandık. Son yıllarda bu kadrolu çalışanların yanına taşeron bir firmadan bir o kadar daha çalışan eklenmişti. Çalışırken kadrolu ve taşeron arasındaki bariz farkı görebiliyorduk; Kadrolu çalışan bizlerin her türlü sağlık, sosyal ve finansal hakkı, taşeron çalışanlardan çok daha iyi durumdaydı. Yan yana çalışıyoruz, aynı işi yapıyoruz, ama hastalanınca biz özel sigortamızı kullanıyoruz ama taşeron çalışanı sadece SGK hastanelerine gidebiliyor. Bu sadece yaşanan örneklerden biriydi.

Bu şekilde çalışma ortamındaki farklılığın uzun süre gidemeyeceğini tahmin ediyorduk ve asıl önemli soru ise farkın nasıl giderileceğiydi. Tahminlerimizde haklı çıkmaya başladığımızı ortaya çıkmaya başlayan dedikodulardan öğrenmeye başlamıştık. Her dedikodu yöneticilere sorulduğunda, ‘Olur mu öyle şey? Yok canım. Siz bunlara inanmayın.’ gibi cevaplar alıyorduk, ama üst yönetimin hazırladığı planı sindire sindire kabul ettirmesinin bir yoluydu herhalde bu dedikodular. Bizim de her yeni söylenti sonrası tepkilerimiz azalıyordu zaten.

Zaman ilerledikçe dedikodular birer birer gerçeğe dönüşüyordu artık ve şirketimiz ile taşeron firmanın ortak bir teknoloji şirketine sahip olduğu gerçeği ortaya çıkmıştı. Tabii ki yeni şirketin hakim payı taşeron firmada kalacak şekilde.

Artık yöneticilerimiz yavaş yavaş dillendirmeye başlamıştı bile. Bu teknoloji şirketi herkes için bir fırsat olacakmış, şirketimiz bu yeni şirket ile iç yazılımlarını dışarıya pazarlayacakmış, sektörün çoğunu ele geçirecekmiş ve daha neler neler. Abartmıyorum bizden neden bir Steve Jobs çıkmasınmış, neden bir Angry Bird yazılmasınmış. Bu yeni şirket ile bunların hepsi gerçek olacakmış. Bir de şirketin çalışan sayısı 1-2 yılda 1000 kişi olacakmış. Vay be, 100 kişiden 1000 kişiye!

İnsanın kulağına hoş gelen bu sözlere inananlar da çıkmıyor değildi hani, insan kolay hayal satın alabiliyor demek ki. Ama çoğumuz bu oyunu biliyorduk. Taşeron firmada çalışan arkadaşlarımızın özlük haklarını daha detaylı incelemeye başlamıştık ve büyük bir tırpanın bize doğru yöneldiğini görüyorduk.

Artık kadrolu çalışanların yeni şirkete geçeceği açıkça söyleniyordu yüzlerine. Toplantılar yapılıyordu ne kadar iyi bir geçişin olacağı hakkında. Bu taşeronlaştırma olayının adı da ‘Geçiş’ oluvermişti.

Artık tarih gelmişti. Biz açıkçası bu söylentiler arasında bizi yeni kurulan şirkete imza atmaya zorlayacaklarını düşünüyorduk. İmza atmaz isek çeşitli yıldırma politikaları uygulayabilirlerdi, başka birimde çalışma, başka ilde çalışma (Türkiye’nin bir çok yerinde çalışanı vardı zaten), mobbing uygulama gibi.

‘Geçiş’ süreci boyunca arkadaşlarımızın 5’te biri istifa edip, tüm haklarını bırakıp, başka işe girdiler. Başka iş bulanlarımız nispeten yaşları daha küçüktü. Zaten bilişim sektöründe çalışıyorsan yaşın 30’u geçtiyse zor iş buluyorsun, 35’i geçtiysen son işini belki bulursun, 40’ı geçtiysen kepaze olursun. Birçoğumuzda yaş kriteri nedeniyle herhalde yeni bir iş bulamadılar. Yaş da ilerledikçe insanın işsiz kalma korkusu artıyordu haliyle.

Sonunda bir gün herkese iş akitlerinin fesih edildiğine dair belgeler verildi. Belgede iş kanunundaki bir madde gereği, tüm birimi kapatacakları, çalıştığımız birimin yaptığı işi artık şirketin yapamayacak durumda olduğu, işi dışardan alacağı ve bizim istihdamımızın yeni kurulan bir şirket tarafından aynı koşullarda sağlanacağı yazıyordu.

Ama yazılanlara bile uyulmuyordu. Birim kapatılıyordu ama yaklaşık çalışanların 5’te biri birimde bırakılmıştı (müdür dahil), kalanlar yeni taşeron firma ile koordinasyon sağlayacaktı. Üstelik kalanların nasıl seçildiğine dair bir açıklama istenmesine müdürün verdiği cevap ‘ben istedim öyle oldu’ şeklinde bir keyfiyet de içeriyordu.

İş akdi fesih edilenlerin büyük çoğunluğu mecburiyetten taşeron firma ile yeni iş sözleşmesi imzalama yoluna gitti. Fakat taşeron firma, bazı çalışanlarla sözleşme bile imzalamadı. Nerden bakılırsa tutarsız bir olay yaşanmıştı.

10 kişi civarında bir grup olarak bu olaylara karşı çıkıp, hukuk yolunu seçtik. Başta da belirttiğim gibi hukuk bizi haklı buldu, ama süreç sonunda tekrar işimize döner miyiz? Pek umutlu değiliz.

Taşeronlaştırma olayı üzerinden 2 yıl geçtiğinde ortaya çıkan durum şu oldu;

Birim kapatılmadı fakat kalanların çoğu işten ayrıldı. Taşeron firmaya geçenlerin bir kısmı firma tarafından işten çıkarıldı, firmanın çalışan sayısı 30-40 civarında kaldı. Ne dışarıya yazılım yapıldı, ne de sektörde ismi duyuldu. Hala bir Steve Jobs mı çıkması bekleniyor içeride bilinmiyor.

Olay öncesi ve sonrası ayrılanlar çok farklı yerlerde iş aramak zorunda kaldılar ve iş bulanlar belki de pek hoşlanmadığı şartlarda çalışmak durumunda kaldılar.

Özetle iş yaşamında taşeronlaştırma olayının dolaylı etkilerini ve savrulan çalışma hayatlarını anlatmaya çalıştım.

Saygılarımla.

Bir BT çalışanı.


Bilişimin Arka Odası Depo Antrepo Çalışma Koşulları

Merhaba, bir yılı aşkın süredir, depo antrepo iş kolunda bir teknolojik dağıtım merkezinde çalışmaktayım. Toplam 50 kişilik personelin yarısı mal kabul, yarısı sevkiyat elemanı olarak çalışıyor. RF adı verilen elektronik cihazlarla çalışıyoruz. Depoda isimlendirilmiş koridorlardan bu cihazlarla elektronik ürünlerin üzerindeki EAN adı verilen barkotları okutarak toplayıp, paketleyip faturalandırarak kargolara teslim ediyoruz. (Yurtiçi, Fillo, Aras kargo gibi) Esnek çalışmaya tabiyiz. Üç grup halinde çalışıyoruz ve genel olarak günlük çalışma saatlerimiz belli olmuyor. Bazen 12 saat bazen 15 saat bazen de daha fazla çalışabiliyoruz. Net maaşımız 900 lira. Bunun yanında aylık cironun açık miktarına göre prim alıyoruz. Örneğin 5000 dolar açık olursa, yani kayıp ürün olursa, 100 lira; 2500 dolar açık olursa 220 lira, 1000 dolar açık olursa 330 lira gibi. Ve bizden istenen bir de kota miktarı var. Her gün 200 kalem sipariş adedi toplamamız gerekiyor, yani her barkot okuttuğumuz adres bir kalem sipariş anlamında. Ayda 20 gün çalıştıysak bizden 4000 kalem kotayı doldurmamız bekleniyor. Bunun üzerine çıkıldığında prim olarak maaşımıza yansıtılıyor. Sigortamız maaşımıza yatan miktar üzerinden yatırılıyor. Ancak bu kadar yoğun iş temposunda hatalı durumlarımızda puan cezaları kesiliyor ve maaşımıza yansıtılıyor. Mesela eksik veya fazla ürün gönderildiğinde, hasarlı ürün gönderildiğinde, sorumlu olduğun koridor düzensiz ise aylık depo sayımlarında eksik ürün saydığında vb. puan hataları yazılıyor. Örneğin geçen ay personelin puan hatalarında toplam kesilen miktar 826 liraydı. Ve arka arkaya üç hata yapan ihtar, tutanak gibi sıkıntılarla da karşılaşabiliyor. Bu psikolojik baskılar doğrultusunda personel az çalışan az para alır çok çalışan çok para alır mantığıyla birlikte hareket etme cesaretine de sahip değil. Bize zaten vermesi gereken ücretleri lütuf gibi gösterip bakın herkes düzgün çalışırsa her ay priminizi alırsınız gibi konuşmalarla da personeli kandırmanın peşindeler. Zaten personelin her ay hata yapmaması imkansız, bunu onlar da biliyorlar. 1000 dolarlık açığı zaten 50 kişinin priminden keserek kar bile yapabiliyorlar. Personel çıkartırken de istifa etmeye zorlama gibi bir politikaları var. Ayrıca tazminatı verseler dahi istifa mektubu imzalatıyorlar. Borsada yer aldıklarından dolayı olduğunu düşünüyorum. Eski personelle yeni personel arasında da pek bir fark yok. Örneğin on senelik personelle bir senelik personel arasında 100 lira bile ücret farkı yok.

Çok uzun süre yürüdüğümüz ve genelde ağır ürünlerin sevkiyatını yaptığımız için, sık görülen rahatsızlıklar arasında bel fıtığı, bacaklarda varis, testislerde varikosel, tırnak batmaları, iş ayakkabısının ucundaki çeliğin verdiği rahatsızlıklar, kasık fıtıkları ve yanıkları, ayak tabanında şişmeler geliyor. Sürekli seri olmamız gerektiği için, iş dışında herhangi bir sosyal alanda da seri hareket etme rahatsızlıkları oluyor. Mesela yemeği hızlı yeme, sigarayı hızlı içme, tuvalet ihtiyacını hızlı giderme gibi. Bütün bunlar farklı başka rahatsızlıklara da sebep oluyor diye düşünüyorum. Evli personelin ailelerine zaman ayıramamaları yada bizim sosyal aktivitelerden mahrum kalmamız da ayrı bir konu. Bu saydığım hastalıkların ilerlemesi halinde, işverenin personelini çalışma süresine de bakmaksızın kapının önüne koyduğunu gördük. Geçenlerde molada bir arkadaş, “Her ay pudra, çorap ve iç çamaşırı almaktan cebime harçlık kalmıyor.” diye yakınmıştı. hepimizde bu duruma gülmüştük.


Bir Staj Hikayesi

Merhaba;

Korsan Parti mail grubunu takip ederken dayanışma ağınızla karşılaştım. İki gündür fırsat buldukça siteyi inceliyorum. Gerçekten birilerinin böyle bir girişimde bulunması beni çok mutlu etti.

Özellikle deneyimleri okuduktan sonra “ben hiç bir şey yaşamamışım” diyebilirim. Zaten henüz çok gencim ve her şeyin başındayım. Burada okuduklarım belki beni bu işi yapmaktan bile vazgeçirebilir. Aslında işimi çok seviyorum… Kendi küçük deneyimimi anlatayım bende:

Bir firmada aylık 300 lira gibi komik bir rakamla staja başlamıştım. Paranın önemi yoktu zaten. Ben kendimi geliştirmek istiyordum sadece. İyi bir sistemci olmak için uğraşıyordum ve açıkça bunu zevk alarak yapıyordum. Hala işimi seviyorum.

Kısa zamanda ortama alışmıştım. Tüm stajyerler oranın personelinden daha çok çalışıyorduk ve önümüze gelen her işi yaptığımız için zamanla her kulvarda at koşturduk. Yeri geliyor donanımsal problemlerle uğraşıyor, yeri geliyor sistem kuruyor, yeri geliyor kullanıcı sorunlarıyla ilgileniyor, yeri geliyor sistem odasına kablo çekiyorduk. Stajyer olmamıza rağmen çoğu zaman 11-12 ye kadar çalışıyorduk. Üstelik iş yerinde personellerden çok biz kalıyorduk. (Normalde mesai 18:00 da bitiyor). Zaman içerisinde bizim departmanın müdürü beni fark etmiş olacak ki yanıma gelip stajın sonunda benimle çalışmak istediğini söyledi. Sonrasında diğer 6 stajyerin idaresini bana verdi. Gelen işleri, projeleri, pek çok helpdesk sorununu sanki oranın personeliymişim gibi bana devretti. Ben üniversiteyi İzmir’de okumak istiyordum. Ancak müdürle böyle bir konuma gelince “eğer kalacağım kesinse üniversiteyi İstanbul’da okuyayım” dedim. Konuştuk ettik ve İstanbul’da bir üniversiteye, ikinci öğretim pozisyonunda yerleştim. Peki sonra ne oldu? Müdür tam olarak bilmediğim bir olay nedeniyle istifa etti. Yeni bir müdür geldi. Beni fark etmeyi bırakın adımı bilmez. Gerçi kimsenin bilmez. Çok ilgilendiği yok çünkü. Benim stajım bitti ve postalandım. Şuan İzmir’de olmam gerekirken (4 yıl bunun hayalini kurdum) İstanbul’da, ikinci öğretim olarak okuyorum. Başka bir iş bulamadığım için de ailemle pek çok sorun yaşadım. Henüz çok genç olmama rağmen, daha iş hayatına tam giriş yapmış bile sayılmazken, tüm geleceğimi etkileyen böyle bir deneyim yaşadım.

Gezi Gebze’den ne kadar uzak olabilir ki? Twitter’da müdahale söylentileri dolaşıyor yine. Henüz bir kaç gün önce “burada böcek gibi zehirleyip öldürecekler hepimizi” cümlenizin nokta mı ünlem mi kararsızlığına sıkışmış o sonsuzluğunda, sokak aralarından birine bırakmışsınız korkunuzu. Ve hepsi bir olup TEM’e barikat kurmuşlar sanki şimdi, geçit vermiyor trafik. Mehmet buralarda bir yerlerde… Çocuklar ne kadar güzellerdi dün akşam, gözleri parlıyordu aç olup olmadığınızı soran kızcağızın. Sanki karnınızı doyurmasına izin verseniz, akşamına bir anlam daha katacaktınız. Fiyakalı ağabey, abla tavırları sökmüyor hiçbirine, hayatın kendisi doğrusal değilken sen hangi doğrudan bahsediyorsun ağabeyciğim/ablacığım. Müdahale söylentileri dolaşıyor yine, o çocuklar orada şimdi, servisteyiz, bir an önce parkta olmamız lazım, ama yine trafik…

Gezi Gebze’den ne kadar uzak olabilir ki? Ya hayaller sığabilir mi o havalı vaatlere? Gelecek, kariyer dedikleri zifiri karanlık içinde bir yerlere saklanıp yaşamı ötelemek mi, takım ruhunun ve rekabetin samimiyetsizliğinde hata yapma korkusunun canavarlaştırdığı sahte özgüveni kusmak mı birbirine? Sevgiliyi ihmal etmek fizik sorularındaki sürtünme kuvvetini ihmal etmek kadar olağan, esnemekten biçimsizleşen yaşamların optik cevap kâğıdı nizamında, jilet gibi ertesi güne başlaması gerektiğini savunanlara göre.

Ve bir gün yemekhanede şarkılarımızı söylemeye başlıyoruz, çay arası dedikodularının merkezi avluları alkışlarla, sloganlarla inliyor. Buranın da yaşam alanımız olduğunu fark ettiriyor. “Hadi çocuklar biraz daha devam edin” diyen gözlerle gülen ağabeyler, ablalar. Sesimize ses veriyor yüzlercesi. İşte Gebze’ye ne olduysa o günden sonra oluyor. Uysallıkla sorumluluklarımız arasında seçim yapmanın zamanı geldi diyor bir ses, yaşam alanımıza sahip çıkalım diye haykırıyor bir diğeri. Hayatımızın büyük bölümünü kaplayan, var ettiğimiz, ürettiğimiz yer bu duvarların griliğine hapsolamaz.

Evet, Gezi Gebze’ye çok yakın artık! Burada, Gebze’de ihtişamlı bir iş yeri kampüsünde, ayak takımının birer üyesi olmaktan onur duyan bizler, haftada üç gün iş yeri forumu düzenliyoruz. Forumumuz öğle aralarımızı anlamlı kılıyor; birbirimizden öğreneceğimiz bilinmezlerin farkındalığı, ötekileştirmemenin özenli diliyle…

Hedef baskıları yok orada, illa bir amaca hizmet etmek zorunda da değil konuşulanlar. Kazanımlar bizleriz, birbirimiziz; daha düne kadar samimiyetsizliğin, yabancılaşmanın, korkunun esaretindeki iletişimimiz. Konuşuyoruz, güncel siyasetten hafta sonu anılarımıza, taşeron sorunlarından parklardaki atölyelere kadar her şeyi. Tanıyoruz birbirimizi, farklılıklarımızı, farkındalıklarımızı keşfediyoruz, aslında ilk defa böylesine biz olabiliyoruz.

Bizler, her alanda katılımcılığın gücüne inanıyor ve bugünümüzü geri kazanmak, geziyi, gezi ruhunu yaşatmak temelinde ortaklaşıyoruz. İşyerinde biz de varız; sokaklarda olduğumuz gibi. İrademize sahip çıkıyoruz, hiç kimse hele gücünü varlığımızdan alan makam sahipleri, hükmedici ağızlarla bize ne yapmamız gerektiğini dayatamaz diyoruz.

Yazının devamında, renkliliğimizi, çok sesliliğimizi ifade edebilmek için, yaşadıklarımızın bize neler hissettirdiğini aktarmaya çalışacağız. İş yeri forumlarının yaygınlaştırılması, yaşamlarımızın her alanında söz sahibi olunabilmesi umuduyla…

“(…) Mayıs Devrimi! Çok mu abartılı oldu? O zaman şimdilik devrimin bize göz kırptığını varsayalım. Kapattık eski defterleri; aralarında umudumuzun ve ütopyalarımızın yazdığı nadir sayfaları koparıp aldıktan sonra. Çok eskilerde kalmış görünen devrimlerin, devam eden isyanların bizden hiç uzak olmadığını gördük. İsyan ettik, sömürenlere karşı kinimizi boşalttık meydanlarda, -ama pasif ama aktif- direndik. Korku duvarı aşıldı! Şimdi, kendimize güvenimizi kazanmış bir şekilde, “Neyi, Nasıl, Ne zaman” yapacağımızı konuşmaya, tartışmaya başladık; evde, sokakta, iş yerinde, otobüste… Birlikte ne kadar üretken olduğumuzu, aslında birbirimizi ne kadar az tanıdığımızı ve birlikte ne kadar güzel göründüğümüzü fark ettik. “Umudumuzu kaybetmedikçe ve birlik oldukça bizi hiç bir kuvvet yenemez!” İşte artık bunu biliyoruz ve özgürlüğe yürüyoruz omuz omuza!” (…)”

“(…) İki ay öncesine kadar “tek başıma ne yapabilirim ki” diyen ve en büyük derdi “bu sene terfi alacak mıyım” olan bir plaza çalışanıyken, 31 Mayıs sonrası bir anda tek başıma olmadığımı ve birlik olup gerçekten bu gidişata bir dur diyebileceğimizi gördüm. Aydınlandım, ufkum açıldı, çok yeni kavramlarla ve insanlarla tanıştım. Ülkenin geleceğiyle ilgili umudum var ve artık bir şeylerin değişebileceğine inancım tam. (…)”

“(…) Artık hiç bir şey için umut yokken ve insanların duyarsızlaşmaları doruk noktadayken, “Gezi” hayata dair umudumu tekrar yeşertti. Bir yandan kendimle tekrar tanıştım; hayallerime tekrar kavuştum. Bir yandan da her alanda mücadele etmenin gerekliliğini öğrendim. Sadece havadislere durup ah vah etmek aslında bizi de köreltiyordu. Çünkü toplumdaki herhangi bir haksızlığa karşı durmak, bizi de özgürleştirecekti. “Gezi” özgürlüğün tanımını tekrar yaptırdı bize. Ve bu özgürlük bana artık harekete geçmenin talana, sömürüye, asimilasyona dur demenin gerekliliğini hatırlattı. (…)”

“(…) Bitirdiğim dört senelik mühendislik eğitimi ardından iş dünyasının bireyselliğinde kaybolmak üzere iken, aslında hiç de yalnız olmadığımı fark ettim. Benim gibi düşünen, mesleki ve toplumsal anlamda haksızlık ve eksikliklerden rahatsız olup bir şeyler yapmak isteyen insanlarla buluşup, birey ve toplum için doğru olana ve hak edilene ulaşmak yolunda emek sarf ediyoruz. Gezi parkı isyanını erk sahiplerine karşı halkın başkaldırı ve özgürlük hareketi olarak tanımlamak isterim. Özgürlükten vazgeçmeyerek, anayasal haklarımız doğrultusunda, pasif direniş ve orantısız zeka kullanarak kazanacağımıza ve geleceği değiştirebileceğimize inanıyorum. (…)”

“(…) 31 Mayıs, ülkesine küskün, umutsuz insanlar için bir milat oldu. Ne yapabilirim de memleketi daha yaşanabilir, daha demokratik, daha insana değer veren bir yer haline getirebilirim?  Demokrasi ve hukukun sadece bir kesim için değil, tüm vatandaşlar için çalışıyor olmasını sağlayabilirim düşünceleri oluşmaya başladı. Sokaklara çıkan insanlar gerçekleri çıplak gözle görüp medyanın aslında olayları ne kadar çarpıttığını anladıktan sonra, yıllardır körüklenmiş düşmanlıkların sahteliğini fark ettiler. (…)”

“(…) Gerek üzerinde yaşadığımız bu coğrafyada, gerekse tüm dünyada insanlık tarihi ile birlikte yaşanmaya başlanan zulmün ve adaletsizliğin kendimi bildim bileli farkında oldum. Ve tabi bunca haksızlığa koşulsuzca karşı duran vicdanlı insanların varlığından da haberdardım. Buna rağmen, bu insanların sayısını hep bir avuç olarak nitelendirdiğimden, mücadelenin birlikte yapılmasının önemini yeterince kavrayamamıştım iki ay öncesine kadar. Gezi ile birlikte bu topraklarda birçok insanın aklına gelmeyecek büyüklükte bir kitlenin, sabır ve korku eşiğinin nasıl kırıldığına hayretle tanıklık ettim. (…)”

“(…) Sömürü düzeni içine sıkışıp kalmışsan, Dünyalı olduğun için mecbursan tanıklığına akıl sağlığını tehdit eden adaletsizliğin. Mücadele et veya kaç! Orta Dünya’ya kaç, Forgotten Realms’e kaç. Jedi ol veya Sith. Yeter ki kaç bir sonraki iş günü çarklar arasında öğütülme saatin gelene kadar. Derken bir gün, “her yer direniş!” sesiyle inliyor sokaklar… Kaçmayıp mücadele edenler de var! Sokağa in ve yürü onlarla, “Faşizme karşı omuz omuza!”. Çok iyimser değilsin belki, ama “gerçek” dünya ona bir şans daha vermeyi hak etti. (…)”

“(…) Ötekileştirme, gözaltı tehdidi ve şiddetle terörize ediyorsunuz, bedenlerimizi siper ettiğimiz sokakları. Düşündüğümüz, sorguladığımız, özgürlüklerimizi istediğimiz için… Ama artık hiçbir şeyden korkmuyoruz. Sopalarınızdan, gazlarınızdan, mermilerinizden… Bugün artık her şeyin daha da bilincindeyiz. Sokaktaki kardeşlerimizle bizi bir araya getirerek fark etmemizi sağladınız, hayatımızdan çaldığınızı, bizi birbirimizden uzaklaştırdığınızı. (…)”

“(…) Şu toprak parçasını ekip biçiyorsam, başkaları beni ilgilendirmez; açlık çeksinler daha iyi, ürünümü daha pahalıya satabilirim. Eğer doktor, mühendis, öğretmen ya da memursam, başkaları beni ilgilendirmez; egemenler karşısında yaltaklanıp, onları memnun ederek işimi sürdürebilir ve hatta ilerleyip aralarına karışabilirim. Belki de öğretilmiş bu dünya sanrısı, yerini değişim, dönüşüm anlayışına bırakmaya başlayacaktır yavaş yavaş ve ‘gösteri toplumu’ndaki yerimiz ile köreltilen insanlığımız, ‘içimizde taşıdığımız hapishane’ den çıkacaktır en sonunda. (…)”

“(…) Ben 31 Mayıs’ta Taksim-Beyoğlu’na giderek aslında hem bilmenin ne kadar ağır ve yorucu bir şey olduğunu, hem de bir gücün senin sormaya sorgulamaya bilmeye öğrenmeye çalışmanı istemediği zaman ne derece zor kullanabildiğini öğrendim. Ben öncesinde belki de kurcalamadığım için canımı sıkmayan şeyleri düşünerek uyumamayı, bir birey olarak bir güce karşı nasıl ayakta ve gururla durabileceğimi, fiziksel olarak zarar gördüğümde acımı ilk unuttuğum anda yine hiçbir şey olmamış gibi devam edebileceğimi öğrendim. Her şey daha yeni başlıyor. Önümüzde uzun ve zor bir yol olduğunu düşünüyorum, ama iki ay öncesine göre artık daha fazla soruyor daha fazla biliyor ve daha fazla seviyoruz. Teşekkürler ağaç… (…)”

“(…) Sekiz yıl önce okuduğum şiiri, kalbimin haykıracak direnci bulduğu zamandır gezi direnişi süreci. Ne kadar derine sakladıysam artık direnişin ikinci gününden beri içimden hep bu şiiri söylüyorum tüm kalbimle; koşarken, slogan atarken, içinde sıkı sıkı tuttuğum kırmızı elmam ile yumruğum havada.  %50 si buradaysa kalbimin, % 50 si Gezi’dedir doktor. Gezi Parkı’na doğru akan “halk ordusunun” içindedir. Her şafak vakti kalbim, Dolmabahçe civarlarında biber gazlanıyor. İşte bu yüzden iş kardeşlerim, işte bu yüzden… Şiir: Angina Pektoris – Nazım Hikmet (…)”


Fazla Mesai

Bilisimcalisanlari.net sitesinde yayınlanan iş tecrübelerinin bir kısmını okudum, ben anlatılan olumsuz koşulların büyük bir kısmını tecrübe etmedim. Bunun ilk sebebi iş hayatındaki tecrübemin ve şirketteki çalışan sayısının az olması, ikinci sebebi ise şirketin -büyük ekonomik kriz gibi-  beni direkt etkileyecek zor koşullarla, çalıştığım süre içerisinde karşılaşmamış olması.

Bizim şirkette yaşadığımız sorunlar, yöneticimizin itaatkar ve patron yanlısı olmasından kaynaklanıyor. Onun için sizin taleplerinizin hiç önemi yok. Kendisi aksini idda etse de bunu onun davranışlarından anlıyorsunuz. Ay ortasında gelen avans talebi “patronu küçük konular ile meşgul etmeyelim” gerekçesiyle, size yararı olmayan bir öneri sunularak çözülmeye çalışılıyor. Yöneticiden önce herhangi bir mevzu hakkında patron ile görüşürseniz, yönetici sizi uyarmak yerine sinirle size bağırıp işten ayrılmanıza sebep olabiliyor.

Birden çok şirketin bulunduğu bir alanda çalışıyoruz, burada 15 dakikada bir çalışanları toplu taşıma araçlarının bulunduğu yerlere götüren, ring adı verilen servisler kalkıyor. Bu servislerden birini kaçırırsanız 15 dakika diğerinin kalkmasını beklemelisiniz. Seferleri nadir olan bir belediye otobüsüne yetişebilmek için, saat 7’de kalkan ring servisine yetişmek gerekebiliyor. Birlikte çalıştığım arkadaşlardan biri ringe yetişebilmek için yöneticimizden sürekli olarak mesai saati bitimine 3 dakika kala işten çıkmayı talep etti. Bu talep, “Son 3 dakika içerisinde bile müşteri arayabilir!” gerekçesi ile reddedildi. Fakat kendileri sonsuz sayıda sizden fazla mesaiye kalmanızı isteme hakkına sahiptirler.

Hastalandığımızda bitkinliğimiz, hastalığın direncimizi fazlasıyla düşürmüş olması göz ardı edilebiliyor. Geçen kış 7 gün boyunca grip yüzünden bitkin düştüm, kendisi bunu görmezden gelip üzerimdeki işi bitirmemi bekledi, günler geçmesine rağmen iyileşemeyince, rapor alacağımı belirttim. Bunu söylediğimde “Sende ciddi bir şey görmüyorum, senden beklenen acil işler var, kararı sana bırakıyorum fakat bence işleri tamamlamalısın.” şeklinde beni umursamayan bir karşılık verdi. Bu durumu benimle birlikte dört kişi yaşadı. Hastayken açıkça ifade edilmeyen bir baskıyla işe gelmeye mecbur bırakılıyoruz.

Yaptığımız işlerden biri satış ekibinden gelen teknik talepleri çözmek.  Bu ekiple iletişimimiz sırasında onlarla yaşadığımız sorunlarda,  biz haklı olsakta yöneticinin, karşı tarafın bize olan haksız eleştirilerini kabullendiğini ve bizi savunmadığını düşünebiliyoruz. Bu güvensizliği yaratan yöneticinin kendisi oldu. Yönetici bir irade gösteremeyince herkes size yüklenme hakkını kendinde buluyor. Bu durumlarda  hedefler, iş önceliği bahane ediliyor ve  çalışma koşullarınızın önemi geri plana itiliyor. Örneğin mesai sonrası çantanızı toplayıp gitmeye yeltendiğiniz anda bile, acil bir iş olduğu belirtilerek sizden bilgisayarı yeniden açmanız istenebilir. Size reddetme hakkı verilmediği için ertesine güne kalsın diyemezsiniz. Ertesi güne bırakılmasında sakınca olmayan iş için  -mesai sonrası planınız olsun olmasın- iş yerinde kalmaya devam edersiniz.

Şirkette bu tarz durumlarla sürekli karşılaşmak muhtemel, bu sorunların sürekli olması, sizden sürekli taviz vermenizin ve itaat etmenizin beklenmesi  ister istemez sizi olumsuz etkiliyor. Kasılmadığınız, haklarınızdan taviz vermediğiniz çalışma koşulları istiyorsunuz. Yöneticiniz size olan sorumluluğunu yerine getirmeyip, rahat bir çalışma ortamı sağlayamadığında dış etkenlere karşı asıl iradeyi göstermek size kalıyor.

Okul bitip de işe başlamam gerektiğinde başvuru yaptığım yerlerden bana dönenler olursa verecekleri maaşlara, bulabilirsem de orada çalışan işçilerin söylediklerine göre kararlar veriyordum.

Büyük bir firmanın sınavlarından geçip orta halli bir maaşla işe başlamam teklif edildiğinde kurumsal olarak bilinen bir yerde işe başlamak beni heyecanlandırmıştı.

Heyecanla çalışmaya başladığım işyerinde zaman içinde iş yoğunluğum artmıştı, bu yoğunlukla birlikte bir yandan personelin gittikçe azalıyor olması iş yükümüzü de iyice artırmıştı. Derken bir gün bir e-posta aldık. Çeşitli çalışma başlıklarında hedefler belirleyeceğimiz söyleniyordu. Müdürümüz bizi topladı, ona anlatıldığı kadarıyla hedef belirleme süreçlerini ve takibini anlattı. Sözün özü “Performans” illeti, kar derdi olmayan bir kurumda bile kendine çok çabuk yer edinebiliyordu.

İlk sene bir hafta içinde performans değerlerini bize bildirilen şekilde web ortamında girdik. Üçer aylık periyotlarda aldığımız sonuçlardan sene sonunda hedefe ne kadar yaklaşacağımızı hesaplıyorduk. Oyun gibi gelen bu işlemler neticelendi ve konumları eşit olan herkese eşit performans ücreti yatırıldı. Maaşımızı aldığımız yetmediği gibi üstüne bir de bir buçuk maaş özel ödül almıştık. Performans süreci kimseyi üzmeden bitmişti. Bitmişti ama yeni senenin hedef değerleri belirlenir belirlenmez yeniden mailleşmeler ve toplantılar başladı ve yeni bir performans sürecine girdik.

Benzer adımları takip ettik ve sene sonunda performans kapsamındaki herkesin puanı birbirine eşit çıktı ve hepsi de üstün başarılı kabul edildi. Puanlamayı belirlerken eşit konumdakilere verilen farklı iş yükleri hesaba katılmıyor, işin ne kadarını yaptığı değerlendiriliyordu. Önceki sene de böyle olmuştu ama nasıl olsa aynı prim yatacak diye oralı olmamıştım. Son seferinde performans ücretleri yattığında aynı puanda olan bazı kişilerin daha fazla ücret aldığını öğrendim. İnsan kaynaklarına gidip durumu sorduğumda bir yanlışlık olmadığı söylendi. Bu miktarları kim belirliyor diye sorduğumda müdürleriniz diye cevap verildi. Müdürümle dünya görüşüm pek uyuşmadığı için özel bi samimiyetim yoktu. Olmasını da pek dert edinmiyordum doğrusu ama yine üstün başarılı olarak nitelendirilen bir puan almışken ayrımcılık görmek -aradaki ücret farkı düşük olsa da- çok zoruma gitmişti.

Sonra tekrar düşündüm. Aynı miktarda yatsaydı ne değişecekti diye. Bizi resmen soluksuz bırakan çalışma yükünü performans oyunu adı altında rahatça dayatıyorlardı. Biz de kredi borçlarımızın, eksideki banka hesaplarımızın biraz olsun düzelmesine yardımcı olan primlere ses etmiyorduk. Biz kazandırıyorduk zaten o paraları. Şirkette kimlerin düşük ücret aldığını ve bu ücreti kaç puanla aldıklarını araştırdım ve arada orantısız bir durum olduğunu gördüm. Düşük ücret alanlar: Görece demokrat olanlar, işini sorgulayanlar ya da badem bıyıklı olmayanlar…

Performans komedisi bize; “ben seni bu kadar seviyorum ve sadece işini değil siyasi düşünceni de önemsiyorum” diyordu. Mobbingin bir çeşidini yaşamıştım ve belki de her sene bunu yaşamaya devam edeceğim. Performans süreçleri görüntüsünün arkasında bana istifa et ve git deniyor. Ben kovulana kadar kalıp bu cendereyi daha fazla teşhir edeceğim, ilk sene pek ses etmemenin suçluluğunu içimde daha fazla hissederek…


30 Yaş ve İş Hayatının “Yaşlı” Tanımı

“Abi, çok yaşlı yaaaa, biz o yaşta yönetici bile çalıştırmıyoruz. Daha dinamik ve genç kişiler arıyoruz.” Müthiş. Artık yaşlı bir adamım. İş bulmam artık çok zor olacak. Sadece bir senede inanılmaz yaşlandım. Artık cv’sinde doğum tarihi kısmına bakılıp daha sonra hiçbir kısma bakılmayan bir tarafa geçtim. Çok moralim bozuldu. O ana kadar yaşlanmamıştım ama bir anda ben de yaşlı hissettim. Sonra kendime geldim, ama çok üzülmüş ve gerçekten de yaşlanmıştım bu hissiyatla. Peki, bu ne anlama geliyordu?

Hiçbir anlama gelmiyordu, benim açımdan. Yaşlı maşlı değilim. Buna cevabım sadece; “hadi oradan” olabilir. Burada görülmesi gerekeni gördüğüm için evet 20 yaşındaki genç işçi kardeşlerimizden yaşlı sayılabilirim, belki. Ne ki o? O, bu lanet şirketlerin işçi sömürü politikalarından başka bir şey değil. Neden 30 yaşındaki bir insana yaşlı diyorlar orasını bir düşünelim. Bu insan, şu ana kadar bir 5 sene iş tecrübesi olsa, bu onu ‘yaşlandırmaya’ yeter de artar bile. Çünkü bu adamın/kadının ‘sendika, kıdem tazminatı, performans zammı, ek mesai ücreti, haftalık çalışma saati’ gibi kavramlardan haberdar olma ihtimali çok yüksek. Bunları talep etme ihtimali ve bunlardan dolayı çıkartacağı arızalardan dolayı ‘yaşlı’. Yoksa 30 yaşındaki bir adamın dinamiklik olarak 20 yaşındaki bir tazeden çok da aşşağı kalır bir yanı olacağını zannetmiyorum. İşi konusunda ise bir birikim sahibi olacağından daha avantajlı olduğunu düşünüyorum.

Dediğim gibi, dert sadece şu; mesaiye kalsın, haftada 45 değil, 60+ saat çalışsın ve gıkı çıkmasın, bunu kariyerinde çıkacağı bir basamak olarak görsün, sigortası asgari ücretten yatsın ve bu konuda bir fikri olmasın, işi olmayan şeyleri yüklensin, getir götür yapsın, patron/müdür egosunu çeksin, ezilsin ve bunu kabullensin.

Lanet sömürü politikalarınızla size kolay gelsin.


Bizim şirkette bir zamandır işler pek yolunda gitmiyor. Kriz bizi de vurdu. İşler de söylendiği gibi açılıyor felan değil. Küçük çaplı işten çıkarmalar oldu ama durum henüz stabil. Tahmin edersiniz ki, bir belirsizlik, bir korku havası var. Çalışanlar içinde iş aramayan pek yok gibi. Herhalde son günlerde kariyer.net iş yerinde en çok ziyaret edilen sitedir. Öyle ki şu şekilde gerçekleşen olaylar çok sıradan hale geldi: Sigara içmek için öğle arasında arkadaşlarla dışarı çıkarsınız, tam sohbetin ortasında birinin telefonu çalar, ardından o kişiyi tanımadığını belli eden bir ses tonuyla “Buyrun benim?” der ve cevabı duyduktan sonra yalnız konuşmak için grupdan ayrılır. Kimse de beyaz yakalı kibarlığını elden bırakıp, o kimdi, görüşmeye mi çağırdılar, diye sormaz.

Geçen hafta müdürlerden birinin kübiğinin önünden geçerken şu olaya şahit oldum. Bir çalışan müdürüne şöyle diyordu: “Etrafta işten atılma dedikoduları dönüyor. Atılmak istemiyorum. Çünkü atıldığım zaman sicilime yansıyor. Böyle bir durum olursa önce bana haber verirseniz, ben istifa etmek isterim.” Kendimi sakinleştirip, oradan uzaklaştım. Ama içim içimi yemedi değil. Düşünsenize şirketler bizim maaşımızdan kestikleri tazminatları vermemek için kırk türlü takla atarken, bizleri istifaya zorlarken, bizim insanlarımız ne idüğü belli olmayan bir sicil sistemi kurgulayıp, atıldıkları zaman o sicil sistemindeki kayıtlarında kocaman puntolarla “KOVULMUŞTUR!” yazılacağını hayal ediyorlar. Orada harcanan emeğin, karşılıksız çalışmanın haddi hesabı yokken, bir de bu kazığı yemeyi canı gönülden istiyor bazılarımız. İşe iade davası açıp hakkını aramak yok, o şirketin özel kayıtlarında mahkeme zoruyla bu sözün yazılmamasını sağlamak yok, hiç bir şey yok. “İş ahlakını” her zaman şirketler lehine çalışan aşılamaz bir yapı görüp, sinirlenmek bile yok. Yalnızca, söyleyin ben de paşa paşa istifa edeyim, siz de hakkımı yiyin, var.

Bir çok soru sorulabilir. İnsanları bu şekilde düşünmeye iten nedir? Çok mu film izlediler? Yoksa çok mu mücadele edip yenildiler? 1984, Orwell’ın umduğu gibi bir direniş kültürü değil de, bir “loser” kültürü mü yarattı? Yoksa gerçekten de böyle bir sistemleri var mı? Olsa bile bir yerde işten çıkarılanı neden almasınlar? vs…

Hiç kuşkusuz şirketler kendi aralarında anlaşıp, insan kaynakları şirketleri denen modern köle tacirleriyle uzlaşıp böyle bir database yaratabilirler. Oysa henüz böyle birleşmiş database’leri yok. En azından net olaylar yok. Bir şehir efsanesi düzeyinde. Böyle giderse olduğu zamanları da göreceğiz. Çünkü bu korkuların, bu çekincelerin olduğu, yapılanlara karşı hiç bir direnişin gösterilmediği bir ülkede bunu da yapabilirler. Ama böyle bir durum oluşsa dahi, yapılması gereken direnme kültürünü, hakkını isteme kültürünü öne çıkartmaktır.

Acaba o arkadaşın kurguladığı şey böyle birşey miydi?
Şimdi şirkette o arkadaşla bu konuları konuşabilecek bir samimiyete ulaşmaya çalışıyorum. Bir gözüm üzerinde. Umarım bir gün bizle tanışır, bu yazılanı okur, o kişinin kendisi olduğunu anlar ve bana geçmişte düşündüklerine sinirlendiğim için hak verir.


Bilişim sektöründe çeşitli havalı isimlerle tanımlanan satış yada pazarlama tarafında çalışanlar firma tarafından verilen blackbery ve laptop ile kendinlerinin de bir işçi olduğunun farkında bile olmuyorlar maalesef yalnızca işten çıkartıldıklarında işçi olduklarının farkına varabiliyorlar çünkü artık işsiz oluyorlar…

Yaşadığım deneyimi anlatacağım firmada yaklaşık üç bucuk senedir satış/ürün yöneticisi olarak çalışmaktaydım. Firmamızda yirmi iki civarında çalışan olması nedeniyle firmamızda sendikal örgütlenmiz yok. Birgün sevgili genel müdürümüz bir gün öncesinde bir çalışanın mesai saati dışında olduğunu gecenin saat üçünde ıp santralle ilgili sorunu ofise gidip çözmeyeceğini bildirmesi üzerine sinirlenerek gecenin dördünde nazi kampını andıran bir yönetmelik hazırlayarak tüm firma çalışanlarına gönderdi. Bu yönetmelikten hatırladığım birkaç şey şöyle;

Kimse 5 dk dahi geç gelse muhasebeye bildirmek zorunda (5 toplayıp maaştan kesecekti herhal),

Müşterinin sorunu gecenin kaçı olursa olsun çözülecek, uykudaydım duymadım vs. denilmeyecek,

Çalışma saatlerinin sonrasında yapılan fazla mesai ücreti zaten ödenmiyordu ama bunu daha resmi hale getirmişti. işler tamamlanmadan ofisden kesinlikle çıkılmayacak bu çalışma fazla mesai kesinlikle olarak görülmeyecek. Memur gibi tam saatinde çıkılmayacak

Öğle yemeği yarım saate indirilecek.

Tüm çalışanlar bölüm yöneticisine gün içerisinde neler yaptığını saat saat rapor edecek. vs. vs daha hatırlamadığım nazi kampı uygulamasını andıran bir sürü madde vardı… Firmada herkes ofise geldiğinde bu yönetmeliği okuduğunda hayretler içerisindeydi Benim hayretler içerisinde kalmamın sebebi yönetmelikten çok bazı çalışma arkadaşlarımızın bu maile verdiği cevaplardı. Hatta bir tanesini hiç unutmayacağım… ” Bunun gibi disiplini sağlayacak önlemlerin iş hayatında başarıyı ve beraberinde karı getireceği kanısındayım. Bu disiplini sağlaması açısından bugün işe 10 dk geç geldiğimi bildiririm” Biz birkaç arkadaş öncelikle kendi aramızda konuşup bu yönetmeliği kabul etmeyeceğimiz konusunda hemfikirleştik. Bu konuda düşüncelerimizi diğer arkadaşlarımıza açtık bu konuda neler düşündüklerini sorduk genelde herkesin tepki göstermek konusunda korktuğunu farkettik. Ama birkaçı alacağımız karara uyabileceklerini belirttiler. Sonrasında da planımız maile teker teker cevap verip  mailde de bu çalışma koşullarını kesinlikle kabul etmediğimizi ve bu sorun çözülene dek işi bırakma eylemi gerçekleştireceğimizi belirttik. İş bırakma eylemimiz yarım gün sürdü. Sonrasında genel müdür olayın ciddiliğini anlayarak mail gönderen tüm arkadaşlarla görüşme aldı ve bu konuda hepimizden özür diledi ve hatta uzun zamandır bireysel olarak çözülmesini beklediğimiz sorunlarımızın çözüldüğünü söyleyebilirim ve yönetmeliğin iptalini belirten bir yazı hazırlayıp herkese mail attı.

Eylemimiz kısada sürsede gerçekten sömürüye karşı ses çıkarmanın ve birlik olmanın gerekli olduğunu birkez daha anlamamız açısından bizim için önemli deneyimdi…


Askere gitmiş yöneticimin yerine atanmış vekil yönetici ve bir arkadaşımla birlikte küçük bir toplantı odasında oturuyoruz. Uzun bir masa, bir ucunda yönetici, diğer ucunda iki arkadaşız. Yöneticinin bize kötü bir haberi var ama bir türlü söyleyemiyor. “Karar”dan “aile”nin sorumlu olduğunu, kendisine hiç birşey sorulmadığını anlatıyor. Sadede bir türlü gelemeyince aklım birden o günden iki yıl öncesine ve oturduğum yerden altı kat aşağısına gidiyor.

Askerdeki yöneticimizle İzmir’in en ünlü çöpşişçisinde iş yemeğindeyiz. İşe girme konusunda kararımı vermek üzere olduğumu seziyor ki birden, “Bak, bizim şirkette işe girmek, Katolik evliliği gibi birşeydir, iyi düşün” diyor. Sonra şirketin yapısı, standartlara uygunluğu sertifikaları…

Mezhebi değiştirmek üzereyiz, o kadar ağzında gevelemişken ama yine de damdan düşer gibi “Sizlerle yollarımızı ayırmaya karar verdik” sözü beni tekrar altı kat yukarıya, iki sene sonraya döndürüyor.

Ne oldu şimdi? Sonradan öğreniyoruz 135 kişilik şirket, “kapanması” nedeniyle tam 35 kişiyi işten atmış, 100 kişiyi de holdinge alacakmış. Bu yalanları anlamamız zaman aldı ancak toplantı odasının kapısından çıkınca kendimi bir ölü evinde gibi hissettim. Ağlayanlar, sızlananlar, 15 yıllık emektarlar 15. yıl altın rozetleri yakalarında şaşalamışlar. Hem atılan arkadaşları için üzülüp içten içe “İyi ki ben değilim” diye sevinenler…

Ben çok şaşırmadım, üzülmedim de. İşten çok memnun değildim ama bir çoklarımız için İzmir hayali o gün bitti.

Sendikacı bir tanıdığım aradı. Dava açalım dedi. Kıdem, ihbar tazminatlarım, izin günlerim tam ödenmişti, nasıl olurdu? “Yine de olur, haksız işten çıkarmışlarsa olur” dedi. Bana yazılı işten çışış nedenimi sordu, “Şirketin kapanması” dedim. “Aa o zaman birşey yapamayız” dedi.

İş aslında öyle değilmiş, şirket atılan 100 kişinin 65′ini dediği gibi Holding’e almış, kalan 35 kişiyi de Teknopark’ın nimetlerinden yararlanmaya devam edebilmek için “Kapattım” dediği şirkette tutmuş, yani hülle yapmış.

Bu durum hakimlerin de gözünden kaçmamış, işe iade davalarını açan on kadar arkadaş sekizer maaş kazandılar, işten atıldıktan iki yıl iki ay sonra.

Yalnız, eski arkadaşları ziyaret için şirkete gittiğimde, iade davaları sürüyordu ve ben dava açan bir arkadaşın başka yerde işe girdiğini söyleyince, nikahı bozan yönetici dev cüssesiyle yemekhanede “Şimdi yaktım çırasını” diye tepinmeye başladı. Sonradan boşboğazlığımın arkadaşa bir zararı dokunmadığını öğrendim, rahatladım.

“İşe iade davası açan işçinin dava sürecinde işe girmesinde bir sorun olmaz.”


BİÇDA’daki arkadaşlar işyeri deneyimlerimi yazmamı istediklerinde onlara şöyle demiştim: evet işyerinde çok haksızlık gördüm ama kazanılmış pek bir şey yok, ne yazacağım? Uzun yıllardır çalıştığım bilişim şirketinde 12-13 saate varan mesailer, zam almadan geçen yıllar, kriz zamanlarında %50 ye varan maaş indirimleri, geç ödenen maaşlar, 30 gün yerine 15 günlük sigorta primi ödemeleri, hakedilen yıllık izinlerin kullandırılmaması, isteği dışında ücretsiz izine gönderme, hafta sonu işe çağırılmalar, özel projenin bitirilmesi için karşılıksız yapılan fazla mesailer ve bütün bunların yanında kriz bahne edilerek kapıya konulan, yıldırılıp istifaya zorlanan veya kalanlara gözdağı vermek için aniden işten çıkarılan elemanlar gördüm.

İşe yeni başladığım yıllarda ben de herkes gibi hevesli ve iyi niyetli bir yaklaşım ile işime dört elle sarılmıştım. Hem işimi hem de şirketimi seviyordum ve benden daha eski çalışanların memnuniyetsizliklerini anlayamıyordum. Patron birşeyler istiyor ama kimse bunları yapmak için hevesli davranmıyordu. Ben ise şirketin yeni büyümeye başladığı bir dönemde kilit görevler üstlenmiştim ve doğrusu başımı kaşıyacak vaktim yoktu. İlk birkaç yıl gayet özverili ve gözlerim olan bitene tamamen kapalı birşekilde sadece çalışarak geçti. Bu arada işe başladığımdan itibaren şirket büyümüş ve cirosu aylık 2.000$’dan 20.000$’a çıkmıştı. Gelirdeki artış patronun özel harcamalarından da açıkça görülüyordu. Bu dönemde karşılaştığım ilk olay teknik personelin maaşlarına yıllık zam alamayarak bir sabah aniden iş bırakması oldu. Şirket eskisine göre çok daha fazla kazanıyorsa neden zam yapılmıyordu? Sonraki yıllarda defalarca örneğini gördüğüm gibi yapılan şu idi: Personele “şirket kazanıyor olabilir ama bu parayı yatırıma yönlendiriyoruz” deniyor ama gerçekte akıldan şu geçiriliyordu “bu adamları zam almaya alıştırmayalım. ekmek aslanın ağzında. istemeyen gider. bir sürü işsiz var”. Hatırladığım bu ilk olayda teknik ekibin başındaki şefin yönetimi ikna etmesi ve maaşların düzeltilmesi ile kriz çözüldü. Ancak elebaşı olarak belirlenen eleman işten çıkmaya “ikna edildi”.

Sonraki olay ise büyük bir sözleşmenin sona ermesi sonucu eleman sayısının azaltılması isteği idi. 10 kişilik ekibin 2 kişiye düşürülmesi gerekiyordu ki bu normal karşılanabilirdi. Ancak burada normal olmayan şey bu elemanlara yapılan muamele idi. İşten çıkarılmak istenen eleman tazminatı ödenerek gönderilmiyordu. Eleman patronun odasına çağırılıyor, şirketin eskisi kadar kazanamadığı ve kendisine ihtiyaç kalmadığı söyleniyor, eğer yeni bir iş alınırsa hemen tekrar işe çağırılacağı söyleniyor ve kabul ediyorsa ücretsiz izine gönderiliyordu. Bu şekilde ücretsiz izine gönderilen hiç bir elemanın geri döndüğünü görmedik, tazminatları da yandı gitti. Bu günler bizim için dehşet günleriydi. Yıllarca şirkete emek vermiş, sözleşmelerin yükünü taşımış bu insanlara yapılan haksızlık bende işyerine karşı nefret ve kızgınlık yarattı.

Ülkenin “kriz” yaşadığı 2000′li yıllarda çalışanlara darboğaza girdiği söylenen şirket -ki cirosu öncekinin 2 katına çıkmıştı- bu defa çözümü personel maaşlarını indirmekte buldu. O dönem pek çok bilişim şirketi eleman çıkardı veya maaş kesintisi yaptı. Ancak bunu birikmiş tazminatları ödeyerek veya maaş kesintisini personele borçlanarak yapmak kabul edilebilir olduğu halde bunun yerine en acımasız yol seçildi. Aylarca maaşlarımızın %50′si kesilerek ödendi. 30 gün çalıştığımız halde bilgimiz dışında 15 gün çalışmış gibi gösterilerek sigorta primlerimiz eksik yatırıldı. Her fırsatta şirketin ayakta kalması için bizden bu fedakarlığın beklendiği hatırlatılarak halimize şükretmemiz istendi. Duruma itiraz edenlere “istemiyorsan çalışma” denildi. Gidenler gitti ama hiçbiri dava açma yoluna başvurmadı. Ben ise evin tek geçim kaynağı olan yarım maaş ile kredi kartına yüklenerek devam ettim. Yarım maaş döneminde yaptığım borcu ödemek 2 yılımı aldı. Ama şirket her “krizden” olduğu gibi bu krizden de güçlenerek çıktı. Biz yarım maaşa talim ederken patron gözümüzün içine baka baka yeni ev ve yeni araba almayı başardı. Krizden çıkıldığı gözle görülür hale gelince de maaşlarımızı eski haline getirmekle yetindi. Yarım maaşı kabullenmiş bir topluluğa “tam maaş” zam gibi uygulandı ve yılsonu zammı da verilmedi.

Buraya kadar anlattığım olaylar sonraki yıllarda da benzer şekilde tekrarlandı. Tek farkla ki son yıllarda biz çalışanlar uğradığımız haksızlıklara karşı zaman zaman güçlü tepkiler gösterebildik ve sonuç da aldık. 2008 ylındaki son “krizde” patronun maaş indirimi talebine önceki uygulamayı bilen eski çalışanların uyarısı ile itiraz edildi. Sadece 1 ay uygulanabilen maaş indirimi kararı geri alınarak eksik ödenen maaşlar gecikmeli de olsa tamamlandı. Bu dönemde işten çıkarılan bir arkadaşın kıdem tazminatının eksik hesaplanması üzerine yardımlaşma ile doğru hesabı yaptık ve yönetime bu işlerden anladığımızı gösterdik. Artık yönetim birini işten çıkarmak istediğinde ödenmesi gereken tazminatı ödemek zorunda olduğunu biliyor. En azından artık iş yasasına aykırı davrandığında hakkında dava açılabileceği ihtimalini göz önünde bulunduruyordur.

Burada yaşananlar her orta-küçük şirkette olagelen, biz çalışanların işimizi kaybetmemek için kabullendiğimiz ve gerçekte iş yasasına aykırı ve eğer denetçiler tarafından tespit edilirse ciddi parasal cezalara karşılık gelen uygulamalar. Patronlar ne zaman haksız bir uygulamaya niyetlenseler öncelikle işyerindeki çalışan dayanışmasının önüne geçmek için önden birkaç kişiyi çağırıp iknaya çalışıyorlar, hatta ayrıcalık tanıyacaklarını söylüyorlar. Dayanışma olmayınca da bunlara karşı duranların tavrı bir çalışanın emekçinin hakkını alma mücadelesi olarak değil de bireysel çıkış olarak algılanıyor.


 Merhaba Arkadaşlar,
Bugüne kadar yapılan toplantılardan sadece birisine katılabildim. Önümüzde ki yapılacak toplantıya ise çok büyük bir aksilik olmaz ise katılacağım. Toplantı da kendimden bahsederken İstanbul Büyükşehir Belediyesi kuruluşu olan BELBİM’deki çalışma hayatımdaki anılarımı yazmamı istemişti arkadaşlar. Ancak yazabiliyorum.

Sistem analisti olarak çalışmaya başladığım BELBİM’de işçi statüsündeydik. Çalışma yerimiz ise Büyükşehir Belediyesi Binasındaki Bilgi İşlem Koordinasyon Müdürlüğü idi. Benim dışımda kadrosu BELBİM’de olan üniversite mezunu olup aynı iş üzerinde 4 harita mühendisi ile birlikte çalışıyordum. 1991 yılında sözleşmeli olarak çalışıyorduk. Bu 5 kişinin dışındaki sözleşmeliler dışındaki BELBİM çalışanlarının çoğunluğu Belediye İş üyesiydi. Ben de diğer 4 arkadaşla konuştum, sendikalı olalım gidip Belediye İş’e üye olalım dedim. Biraz uğraştıktan sonra arkadaşları sendikaya üye olmaya ikna ettim. Bu arada sendikaya uğrayıp üye olmak istediğimi söyledim. Yanılmıyorsam Belediye İş 2 nolu şube olacak. Ben sendikaya gidip üye olmak istiyorum deyince sendikanın beni sıcak bir şekilde karşılayıp hemen kabul edeceğini düşünmüştüm. Çünkü o zamanlarda da sendikaya üye kaydetmek oldukça zordu. Ben sendikaya gidip üye olmak istiyorum deyince bana ilk olarak sordukları “Neden sendikaya üye olmak istiyorsun? oldu. Çok şaşırmıştım. Beni sendikaya üye yapmak istemiyorlar gibi bir yaklaşımları vardı. Daha sonra öğrendim ki şube başkanı lise mezunu imiş. Ben de üniversite mezunu olunca sendikaya üye olup şube başkanlığını kendisinden alacağımı düşünmüşler o yüzden böyle bir yaklaşım içinde olduklarını başka kişilerden öğrendim. Biz 5 kişi sendikaya üye olduk. Bu arada sendikanın Büyükşehir Belediyesi ile gizli bir anlaşma yapıp üniversite mezunları sendikaya üye olamazlar diye bir protokol yaptıklarını öğrendik. Tabi çalışma yasasına aykırı bir protokol olduğu için bu protokolü bize uygulayamadılar. Ama başımıza başka bir durum geldi. Belediye İş üyesi işçilerin çoğunluğu temizlik işçileriydi. Sendika toplu sözleşmeye işçilerin lehine bir madde koydurmuş, eğer bir işçiye fazla bir ücret verilirse bu tüm işçilere uygulanır diye. Biz de sözleşmeli olarak işe girdiğimiz için işçilerden biraz fazla maaş alıyorduk. Bir kaç gün sonra bize bu maddeden dolayı sizlerin (5 kişinin) maaşları sendikaya üye olduğunuz için düşecek dediler. Toplu sözleşmedeki bu maddeden dolayı ya diğer bütün işçilerin maaşını sizin maaşınıza yükselteceğiz ya da sizinkini düşüreceğiz dediler. Zaten sendikaya üye olmamızdan dolayı üstümüzdeki baskılardan arkadaşlar zorlanıyorlardı sendikalı kalmaya. Bir de bu durum ortaya çıkınca biz maaşlarımızın düşürülmesini istemiyoruz diye diğer 4 arkadaşım sendikadan istifa ettiler. Ben maaşımın düşürülmesini kabul ettim. Sendika da kaldım. Bu süreç içinde sendikalarda neler döndüğünü öğrenince inanın çok şaşırıyordum. Sendika da çalışanların bırakın sendikalı olmasını sigortasız bile çalıştıklarına şahit oldum. Şube başkanlarının 2 yılda bir kendilerini emekli edip yüklü miktarda toplu para aldıklarına ise hala bir türlü inanamıyorum. Bu süreçte yıl 1994  oldu ve Recep Tayyip Erdoğan Belediye Başkanı olmuştu. Ve kendi yandaşlarını getirebilmek için ilk olarak sözleşmeli olanları (içinde beni de) işten çıkarmıştı.


İşe İade Davası

…çalışmalarımız şirket tarafından takdir görüyordu. Buna rağmen büyük ölçekli yabancı sermayeli şirket”imiz” daha fazla kar edebilmek için, iş gücünün/mühendis emeğinin daha da ucuz olduğu Hindistan veya Çin gibi ülkelere yatırımlarını kaydırmayı uygun görmüştü…

Ne yazık ki iş güvencemiz olmadan çalışmaktayız.İşimizi kaybetmemiz genelde bizim elimizde olmayan sebeplerden oluyor. Ekonomik krizler, değişen şirket politikaları, profesyonellikten uzak kişisel çıkar kavgaları ve hatta bilgi ve tecrübemizin iş yerinde beklenenle örtüşmemesi işimizi kaybetmemize sebep oluyor. Ve bu herkesin her iş kolunda ve her ülkede başına gelebilecek bir şey.

Bu durum benim de üç sene önce uluslararası bir elektronik şirketinde çalışırken başıma geldi. Sadece ben değil  30 mühendis arkadaş işten çıkarıldık. Üstelik şirketin 2007 yılında açıkladığı cirosu 7.2 milyar Amerikan dolarıydı ve üstelik performans ve çalışmalarımız şirket tarafından takdir görüyordu. Buna rağmen büyük ölçekli yabancı sermayeli şirket”imiz” daha fazla kar edebilmek için, iş gücünün/mühendis emeğinin daha da ucuz olduğu Hindistan veya Çin gibi ülkelere yatırımlarını kaydırmayı uygun görmüştü.

Şirket idari müdürleri ve insan kaynakları bize işten çıkarılacağımızı kapanacak olan bölümlerin katıldığı bir toplantıda açıkladılar. Bir aydan daha az bir zamanımız vardı, ne yapmamız gerektiği konusunda bilgimiz yoktu. Hemen Elektrik mühendisleri odasını(EMO) aradık , iş kolumuzda örgütlenme yetkisi olan Sosyal-İş sendikasını aradık.Durumumuzu anlattık , toplanmak, ne yapacağımızı konuşmak  için sözleştik.

Ertesi gün Sosyal-İş İstanbul Şube başkanı , EMO avukatı çalışma saatinde işyerine yakın bir yere geldi. İşten çıkarılırken bize verilen belgeleri okumamızı, belgelere o günün tarihini atıp , “Tüm haklarım saklı kalmak kaydıyla” ibaresini yazdıktan sonra imzalamamızı söylediler. İşe iade davası açmamızı ve bunu işten çıkarıldıktan sonraki bir ay içinde yapmamız gerektiğini açıkladılar.

Sendika ve EMO ile yaptığımız toplantıya müdüründen çalışanına tüm işten çıkarılacak arkadaşlar  katıldı. Sadece bizim durumumuz değil  sendika ve EMO hakkında  da sorular soruldu, cevaplar verildi. “Sendika işçiden yana mıdır?” diye bir soru dahi soran arkadaş oldu. Gerçi bu soru örgütlülük bilinci gelişmiş sendika tecrübesi olan bir arkadaş için başka anlamlar yüklü olsa da bunu soran arkadaş ilk defa sendika fikri ile yüzleştiği için tamamiyle saf bir ifade taşımaktaydı.

İşten çıkarıldığımız gün herbirimize teker teker işten çıkarılma kağıtlarımız verilirken bir arkadaşımız işverene “sizi dava edeceğiz” dedi onlar da “Edin, kaç kişi edecek ki , 3-5 kişi eder onu da ödemeye hazırız” cevabını verdi. Sonuçta 3-5 kişi olmasa da bundan biraz daha fazla arkadaş işe iade davası açtık. Büyük çoğunluğumuz EMO avukatı ile , birkaç arkadaş da kendi avukatları ile işe iade davası açtı. Beyaz yakalı mücadelesi oldukça geri olduğu , mücadele deneyimi aktarımının yetersiz olduğu ve bunlardan dolayı emek mücadelesine cesaret edemedikleri için diğer arkadaşlar dava açmadılar.

Temyiz süreciyle beraber 2 yıl süren hukuk mücadelesi işçilerin lehine sonuçlandı. Şirket  çıkardığı mühendislere, işe iadenin karşılığı olan 8 maaş tazminatı faiziyle beraber ödemeye mahkum edildi.

İşveren bu iki yıl içinde kariyer sitelerine işe alım ilanları vererek bizim davamızı kazanmamızı sağlayacak hatalar yaptı. Ancak biz dava açarken şirketin bu tür hatalar yapacağından habersiz davamıza inanarak  bu işe girdik.Ve kazandık.

İşverenler 3-5 kişinin tazminatını ödemeye hep hazırlar, tabi ki iş yasalarının işten çıkarmaları caydırıcı nitelikte olması gerekir. Ama herşeyden önemlisi, iş yasaları ne olursa olsun o işverenini korkutmayan 3-5 kişinin 30-40 olması ve işverenin daha çalışırken bu 30-40 ın birlikte olduğunu görmesi. O zaman durumun ne olacağı hakkında düşünmek, ne yapacağını düşünmek bizim yaşadığımız paniği yaşamak işverene düşüyor.

Biz çalıştığımız şirketin bize uyguladığı bu sömürüye sessiz kalmayarak hukuki mücadelemizi verdik ve kazandık. İşimize geri dönemedik ama tüm bu süreçteki tazminatlarımızı aldık. Bizim kazandığımız bu dava, beyaz yakalıların mücadelesi için değerlendirilmesi gereken bir tecrübedir.

Bu ve benzeri kazanımlar aynı sömürüye farklı farklı uygulamalarla maruz kalan beyaz yakalıların, yarın korkusu yaşamadan, huzurlu ve insanca çalışmak için birlikte verecekleri mücadelenin önünü açmaktadır.

Advertisements